Kahvesini yudumluyor aynada gördüğüm yorgun yüz. Perdesi kapalı olan penceresinden dışarıya dalıyor gözleri. Uzaklara, kilometrelerce uzaklara götürüyor onu perdesinin desenleri. Mesela kendini, her megafonunda yırtık müzikler çalan bir kasabada buluyor. Mektup yazmaya kalkışan eller tam dökecekken ruhlarının fazlalığını ufacık bir kağıda, tutuluyor. Bilinmezliklerin en derininde kalıyor siyahlar. Diğer tüm renklerse akşam olmadan evlerine çekiliyor. Kasaba yalın , kasaba hissiz..
Hiç tanımadığı biri tarafından öpülerek uyandırılıyor belki satırlarca yazdığım kadın. Geceden kalma terlerini siliyor. Diplere, benim bile hiç girmemiş olduğum derinlere iniyor hayalimdeki duruşu. Mesela kendini, o çok sevdiği varoş tarzı mekanlarda bir hayat kadını yapıyor. Aşık ama delicesine aşık olmak için can atan tüm kalpler teker teker kendini asıyor. Asıyor suratını Gece’nin en sevdiği oyuncak mağazasındaki bebekler bile. Kadın bencil, kadın iradesiz..
Döküyorum 20 yıldır biriktirdiğim sonbahar yapraklarımı. Kelimelerim hislerimden ayrı dans ediyor. Zirveye, piyanonun kalbimde olan yeri kadar tepeye taşıyorum tüm hüzünlerimi. Mesela kendimi, yarım kalmış bir romanın en gereksiz cümlesi yapıyorum. Güven, ama bir insanın başka bir insana veremeyeceği cinsten bir güven veriyor, karşılığını alamıyorum. Karşılaşıyorum, kendimle daha önce hiç bulunmadığım bir yerde. Ben ölü, ben kifayetsiz..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder